...bir gün başladığım yere dönersem; orda olsana..

 

8 Şub 2010

Bir an, sadece bir an gelen bir his… Ardından yazılan yüzlerce senaryo. Hayatın anlamını bulmuş gibi hissetmek. Ama dedim ya sadece bir an… Sonra başka bir an; bu kez yazılan felaket senaryosu; yüzlerce klişe dolu. Üstelik bu anlar öylesine seri yer değiştiriyor ki; tepe sersemi oluyorsun. Sonra bir aitsizlik duygusu sarıyor dört bir yanı… Hiçbir yere ait değilmiş gibi; bu gökyüzüne, bu şehre, az sonra gideceğin eve, giderken geçtiğin yollara… Sonra yanındakine çeviriyorsun başını; gülümsüyor hafif; geçip gidiyor birden bulutlar, felaket senaryonda “the end” tuşlanıyor, mutlu sonla… Ama hep aynı kısır döngü, bir mutlu anı, bir umutsuz an takip ediyor; at başı misali… Sanki hayat seni deniyor, ki deniyor da. Hani John Lennon demiş ya; “Hayat; sen planlar yaparken başına gelenlerdir” diye. Duruyorum ve bekliyorum artık. Diliyorum gülümseterek gelsin başıma…

19 Kas 2009

red-wine13Bilmediğim yerleri anlat bana, hiç gitmediğim ülkeleri, adım atmadığım sokakları, önüme haritayı koysan bulamayacağım şehirleri… Gökyüzünü anlat bana; oradan nasıl göründüğünü, ıslanmadığım yağmurları, bir şeye benzetemediğim bulutları, minareleri anlat mesela. Sonra hiç duymadığım şarkılardan mırıldan, yan yana gelmesini hayal bile edemeyeceğim notaları olsun, hiç tanımadığım grupların konserlerinde durulalım. Acıkalım sonra, hiç tatmadığım şeyler yedir bana, telaffuz edemediğim adları olsun; sen hepsini bil ama. Kendinle doyur beni, bildiklerinle… Bir şarap şişesi olsun elimizin altında, ne zaman istersek kaybolalım kırmızının tonlarında. Sonra gülelim hep, bakıp bakıp birbirimize. Kitaplardan bahset, şiirlerden… Okumamış olayım, hiç duymamış… Sonra ben bir caka satmaya kalkıp, bir dörtlük mırıldanayım, sen devamını getir, ben öyle kalayım. Rüyalarını anlat bana; seni tanımıyordum o zamanlar de, ama gördüm sanki bir yerlerde… Ya da hep bekliyor ol, rüyanın birinde… Tutkuyu anlat mesela. O da aşk gibi iyi geliyor bazen insana. Sen iyi gel bana. Yerim yurdum ol. Tenin tenime alışsın, her temasta kafamız yeniden karışsın. Yudumladıkça kırmızıyı, bir sen ol bir ben dünyada… Sessiz sakin olalım ama fırtınalar koparalım, yağmurlarda yürüyelim mutlaka, bakalım kimin cesareti var ıslanmaya… Yalnızca sen olduğun için yanında olayım, yalnızca ben olduğum için yanımda ol. Biliyorum varsın, bir yerlerdesin; madem öyle bir gün, beni de bulabilirsin…

2 Kas 2009

Hayat ne garip, birileri sessiz sedasız gidiyor haberin bile olmuyor. Oysa ki o acıyı paylaşmak istediğin insanlar var. Yanında olmalıyım dediğin, ama dedim ya işte haberin bile olmuyor. Acının sisleri dağılmaya başlamışken yavaştan, öğreniyorsun. Birden sesin soluğun kesiliyor, boğazına bir şeyler düğümleniyor. Konuşmak istiyorsun, konuşamıyorsun, kimbilir yanında olsan neler derdin, diyemiyorsun. Çok üzüldüm diyorsun; bir şey ifade edip etmediğini bilmeden, çok severdim diyorsun; gerçekten sevdiğini belli edemeden. Aylar önce gördüğün rüya gerçek olmuş, neden daha önce aramadım deyip duruyorsun şimdi kendi kendine… Keşke tazeyken teselli edemeseydim… Keşke, keşke…

1 Kas 2009

Bazen öyle kapalı kelimeler kullanıyoruz ki yazarken, kimse anlamasın diye yazıyoruz sanki. O kadar benciliz ki, aslında biz kendimize yazıyoruz. Oysa neden yazar ki insan? Paylaşmak için değil mi? İçini dökmek için değil mi? Hayır işte bazen bunlar için değil. Bazen sadece o anlasın diye. Bazen sadece o üzülsün diye. Bazen okusun da gittiği yerden dönmesin diye. İyi ki gittin dediğimi duyabilsin diye. Hatta bazen, o bile anlayamasın da çözmeye çalışsın diye. Kelimelerin arasında gezerken bocalasın diye. Şu satırlarda vakit harcasın diye. Hiç değilse bunu yapsın diye. Evet ben bazen sırf bunun için yazıyorum, muhattabını buluyor mu diye meraklara düşüyorum. Satırların arasındaki anahtar kelimeleri yakalabiliyor mu diye deliye dönüyorum. Bu sefer bulmacanın hangi parçasını eksik bıraksam diye kafa yoruyorum. Oyunlar oynuyorum kendi kendime, yapıyorum ben bunu, bilsem de oyunun sonunu…

26 Eki 2009

Zaman git gide daralan bir tünel gibi. Çok çok derinlerden gelen ışığı biraz daha hissedebilmek için; kendini paralayıp duruyorsun. Yürüyorsun olmuyor, koşuyorsun olmuyor, duruyorsun hiç olmuyor. Işık bir türlü yüzünü senden yana dönmüyor. Sevimsiz sohbetlere katlanmak zorunda kalıyorsun, sonu gelmez kurlara, sonu belli oyunlara. Sadece gerçeği duymak istediğin anlarda, sana gülümseyen her bir çift gözün altında başka şeyler arıyorsun. Bazen buluyorsun da; yolunu da veriyorsun. Sonra bir durup, nereye kadar diye düşünüyorsun. Daha ne kadar her gözde doğruları arayabilirim, daha ne kadarında bulabilirim… Gün gelecek birine daha kanacaksın işte, hayat böyle bir şey çünkü. Hem, ne zaman doğruyu söyler ki insan? Gerçekten kaybetmek üzereyken mi, yoksa sırf kazanmak için mi? İşin aslı artık doğrular kimsenin umurunda değil. Sadece onları mutlu edecek şeyleri duymak istiyorlar. Ve siz de mutlu olmak istiyorsanız, onları mutlu edecek şeyleri söylüyorsunuz. Bütün dünya el ele vermiş; yalandan hayatların içinde yaşıyor… Evet belki ben de onlardan biriyim, her ne kadar kendi payımı doğruya ayırsam da, itiraf etmeliyim ki; yalanlarımız da güzel, inanması zevkli…

ondörttemmuzikibindokuz

21 Eyl 2009

bu bayram o bayram değil, ama olabilirdi,

küsler barışırmış ya bayramlarda, o da gelebilirdi…

çalsaydı kapımı, ben geldim deseydi,

duyacağı sitem değil, hoşgeldindi.

bayram; peki ya sen?

o’nu bana getirmeyeceksen,

ne farkın var ki dünden…

Tam dört yıl önce yazmışım, dört yıl önce bugün…

Takvimlerden bir yaprak daha düştü.
Bugün 1 Eylül.
Yaz resmi olarak sona erdi.
İlkokulda öğrendiğimiz mevsimlere göre ayları sayarken Eylül’ü sonbaharda saydık hepimiz.
Gerçi son yıllarda öyle sıcak günler yaşadık ki Eylül’de; yaz mı, güz mü karar vermek zor.
Eylül demek; yeni başlangıçlar demek, Eylül demek; yaza veda demek, Eylül demek; sıkıntı demek.
Kitap defter demek, okul zili demek, tembelliğe son demek.
Alışveriş demek, yani yine çok para lazım demek.
Uzun geceler yaklaşıyor yine.
Gökyüzü birdenbire kendini siyahın kollarına teslim edecek.
Bize de güneşi özlemek düşecek.
Sıcak şikayetleri yavaş yavaş yerini, ne kadar da serin tarzı cümlelere bırakacak.
İnsanı iliklerine kadar ıslatan yağmur, daha sık eşlik edecek günlerimize.
Bir fincan sıcak kahve için daha çok bahanemiz olacak.
Ve çok değil birkaç ay sonra kar taneleri ziyaretimize gelecek.
Pencerenin ardından seyretmesini sevdiğim ama önünde olmayı sevmediğim beyaz günler, geceler.
Biraz erken bahsediyor olabilirim, kardan falan ama Eylül deyince hüzün de geliyor beraberinde.
Ve hüzün yaza pek yakışmıyor. Kış duygusu hüzün, en çok ta hazan.
Ve işte ilk adımı attık bugün sonbahara yazdan.
Artık mevsimlerden hazan…

Sayfa 1 / 2912345»...Son Sayfa »